You are here: Gündem - Ekonomi - Siyaset

Olur böyle vakalar, aslan polis yakalar...

e-Posta Yazdır PDF

El elin işine neyle gider?

24 Haziran 1991'de Ankara'da Meclis Lojmanlarında bir cinayet işlendi. SHP İzmir milletvekili Erol Güngör'ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü. Cinayetle ilgili bir yığın maval anlatılırken, o dönemde çalıştığım Sabah grubunda Bitlis Milletvekili Muhiyettin Mutlu'yla yaptığım bir söyleşi yayınlandı. Sabah Grubunun iki gazetesinde söyleşi yayınlandı. Benim iddiam Muhiyettin'in evinde koruma olarak görev yapan, Muhiyettin'e göre talebe diye tanımlanan delikanlıyla, oğlunun bu cinayetle ilgisi yolundaydı. Cinayetten bir ay sonra işimden kovuldum. Bir çocuğum lisede, iki evladım ise ilk ve orta okulda okuyordu. İşimden kovulmamın nedeni Erhan Göksel adlı doktor, yayıncı, araştırmacı kişinin Kahveci'ye “Sabah Gazetesi'nde bu cinayetle ilgili senin ve eşinin adı karıştırılarak bir komplo hazırlanıyor. Bu işi de Ünal İnanç tezgahlıyor” şeklindeki duyurusuydu. Kahveci'nin bu duyurusu üzerine patron Dinç Bilgin işime son vermişti. Dinç Bilgin'in o dönemde ertelenen vergi borcu kovulmamla ilgili olarak aklıma hiç kötü bir şey getirmedi. Her ne kadar o dönemde Meydan Gazetesi'ne işten atılmamla ilgili olarak sabıkalı, geçmişi kirli, onun için attım diyorsa da, patrondur ne yapsa yeridir şeklinde düşündüm.

Evet bir takım dedikodular vardı. Bunların kaynakları da Kahveci'nin ve aynı kabinede görev yapmış,sonradan bir trafik kazasında vefat eden bir milletvekiliyle, SHP'li daha önce belediye başkanlığı yapmış bir milletvekiline ait Kahveci'nin kabine arkadaşı olayın onun tarafından eşi rahmetli Füsun Kahveci'yle ilgili olduğunu yayıyordu. Diğeriyse SHP'de genel sekreterlik de yapmış bir zatla ilgili dedikoduydu. Ben dedikodularla ilgilenmemiş, olayın değişik gerçek yüzünü göstermeye çalışmıştım. Merhum Adnan Kahveci'yi mahkemeye vermiştim. Elim bir trafik kazasında eşiyle beraber vefat ettiği gün davamı geri çektim. Avukatı ve amcazadesi olan Vehbi Kahveci'den merhumun benimle ilgili Erhan Göksel'in iddiasının yanlış olduğunu ve üzüldüğünü öğrenince çok üzüldüm.

 

Ben iddiamda kararlıydım. Olayla ilgili sayın Erol Güngör'ün bir baba olarak verdiği mücadeleyi yakınen takip ediyordum. Birkaç kez televizyonda yaptığım Aykırı Programında bu iddiaları yineledim. Sitemde yazdım. Meclis araştırma komisyonu bile kuruldu. İmralı sakini sayınlar sayını muamelesi yapılan Abdullah Öcalan yakalandığı zaman verdiği ifadesinde Mutlu'nun ve Şeydagil'in oğlunun bu cinayetten sonra örgüte sığındıklarını açıkladı. Şimdi hapishanede yatan Abdullah Gökalp adlı cinayetin ikinci derecedeki faillerinden birisi olduğunu açıkladı. Ben bu adamın doğru söylediğine kesinlikle inanıyorum. Nedeni olay yerindeki bugüne kadar basına intikal etmemiş bir takım ayrıntıları açıklamasından dolayı.

Mustafa Güngör neden mi öldürüldü? Neden öldürülecek derslerinde başarılı profesyonel anlamda basketbol oynayan, yakışıklı bir çocuktu. PKK yandaşları ses getirecek bir eylem yapmışlardı. Polis mi, yargı mı, yöneticiler mi diyorsanız o babanın yani dönemin İzmir milletvekili Erol Güngör'ün çabalarını değerlendiriş biçimleriydi. O değerlendirme “Bu adam ne yapıyor”a dönüşmüştü. Ne diyeyim, insanım diyen yaratıklara biraz insana benzeyin demekten başka çarem yoktu.

Bu hikaye 27 yıl önce başladı.

e-Posta Yazdır PDF

Kim takar anayasayı?

O adamla başladı bu öykü. O adamı ülke kırk yıl önce DPT müsteşarı olarak tanıdı. Bürokrasi tarihimize takunyalılar denilen bürokratlar olarak girdiler. Takunyalıları da zaten o icat etmişti. Kısa boyluydu. Çoraplarını çıkartıyor, takunyalarını ayağına geçiriyor, ceketini makam odasına bırakarak lavabonun yolunu tutuyordu. Büyük bir beceriyle abdest alırken ayaklarını lavoboya yetiştiriyor, hiç düşmüyordu. Eh müsteşar olunca ona uyum sağlayacak bürokratlardan bir de cemaat olurdu. Kısa zamanda takunyalılar tarihimize kaydedildi. O adam başbakan yardımcısı, başbakan daha sonra da cumhurbaşkanı oldu. “Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz” dedi. Hakikaten bir şey olmadı, kevgire döndü. En iyi bildiğimiz slogan olaylar yüzünden her gün söylediğimiz slogan oldu. Nedir diye sorarsanız, şehitler ölmez vatan bölünmez. Adamın ülkede kalıcı olan büyük eserleri vardı. Devlet borçları, hayali ihracat falan filan gibi.

 

1923'de kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin iki numaralı kanununun adı “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”dur. O adam TC'nin bir numarası olunca yaptıklarından ettiklerinden dolayı kimse hesap soramıyordu. O anayasa var ya anayasa orada “VATANA İHANETLE SUÇLANABİLİR” diyordu. O günlerde Terörle Mücadele Yasası çıkacaktı. Konusunun dışında bir çok ek madde konuldu. Bunlardan bir tanesi de günümüze uygun yeni bir yasa düzenlemesi yapılacağından Hıyanet-i Vataniye Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

 

Yıl 1991... Yıl 2011... 20 yıldır bu ülkeden bir tek vatan haini çıkmadı. Bazı allameler elbette “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” diyecekler. İyi güzel de ben verilere bakarım verilere. Gözünüz kör mü? Ekonomide şuralara şuralara gelmişiz. Neredeyse orta doğunun liderliğinde dünya liderliğine de bir şey kalmadı. Hem bazı dogmaları çürütmekte yarar vardır. Hıyanet-i Vataniye kanununu tartışan Büyük Millet Meclisi'nde o günlerde Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey, “Arkadaşlar ne düşünüyorsunuz? Bir ülkede vatanperverler varsa, vatan hainleri de olacaktır.”

Çevrenize, gazetelerinize, televizyonlarınıza bir bakın. Feridun Fikri Bey'in nasıl yanıldığını anlayacaksınız.

Bre gafiller, kara harekatı var dediysek vardır.

e-Posta Yazdır PDF

  Kara harekatını hükümet yapacağını kendisi size söyledi. Hele bir kış gelsin.

Yine çatlak sesler yükselmeye başladı. Kara harekatını yapamazmış. Yapsın da görsünlermiş. Şöyledir böyledir. Yahu ne biçim insanlarsınız. En son kara harekatını kim yaptı? AKP döneminde yapılmadı mı? Ne zaman yapıldı, kışın. Neden kışın yapıldı? Atasözümüzü unuttunuz, kurt dumanlı havayı sever. Gelmiş ve geçmiş en büyük terör örgütümüzün adı ne? Ergenekon... Ergenekon'dan çıkışı kim göstermişti, kurt. Hele bir kış gelsin, kar yağsın, çığlar düşmeye başlasın, bu teröristler inlerine çekilsin, işte o zaman kara harekatı başlar. Yüce Atatürk ne demişti? Cumhuriyeti kuran halka Türk milleti denir. Türklerin kılavuzu kim? Kurt.Onun için sesinizi kesin. Hele soğukların eksi yirmi yirmibeşe düşmesini bekleyin. Askerlerimizi Kuzey Irak'ta göreceksiniz. Bu yazıyı yazarken de neleri göze aldığımın farkındayım. İnşallah savcılar devlet sırrını açıklamaktan dolayı hakkımda işlem yapmaz.

Quvadis?

e-Posta Yazdır PDF

 

Nereye gidiyoruz?

 

8 Eylül, saat gece yarısı 00.00, 01.00 arası. Ekranda hafif sakallı Yılmaz diye bir adam. Beyefendi Mavi Marmara Vakfı Başkanıymış. İstanbul'da, 15 Eylül'de, Beşiktaş'ta karşılaşacak İsrail'in Makkabi maçıyla ilgili neler yapacaklarını anlatıyor. Ne gözlerime ne kulaklarıma inanamıyorum. Bu adam bir spor müsabakasına gelecek İsrailli sporcular için konuşuyor. Maşallah, spiker de ondan geri kalmıyor.

Akıl baliğ olduğum günden beri bir çok şeye muhalifim. Kendimi Kemalist olarak tanımlamama rağmen çoğu yerde muhalifliğim öne çıkar. Cumhuriyetime, insanlarıma ne oldu diye kendi kendime soruyorum. Sabah gazeteleri alıyorum. Hürriyet gazetesinin spor sayfasında sekiz sütuna manşet; Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, Telaviv'e seslenmiş, İsrail'e devlet güvencesi geriyor. Maç konukseverlik içinde oynanacakmış. Bugünlerde en fazla ettiğim dua “Tövbe ya Rabbi aklıma fikrime mukayyet ol”

Şimdi vatandaş olarak bekliyorum. Türkiye'de cezaevlerinde yatanların büyük bölümü, hele adına gazeteci denilen kişilerin tümü, teröre teşvikten yatıyorlar. Bu ülkede savcı kaldıysa, Radyo Televizyon Üst Kurulu diye bir şey varsa bakalım ne yapacaklar. Yahu adamlar terörü değil, iki ülke arasında çıkabilecek bir savaşı teşvik ediyorlar. Arkadaş tam bir tatlı su kurnazı. Makkabi sahaya çıkana kadar şöyle böyle yapacaklarmış. Maçı izlemeye gelenler de bir şey yaparlarsa onların hassasiyetiymiş. Nasıl? Bir televizyon kanalından böyle ilan edilirken, parlamentodan tanıdığımız sayın bakanımız güvence veriyor.

Sayın bakanım sen ne diyorsun? Gelişmekte olan, bir haftadan az zaman kalmış bir maç için yapılan hazırlıklardan haberin yok mu? Tarihin başladığı yerden son beş altı yıla kadar fark edilmemiş bir örgütü ortaya çıkartan, bu gizli örgütün bütün foyalarını yaptığı yargılamada sergileyen Beşiktaş'daki özel yetkili savcılar, İstanbul polisi, İstanbul Valisi ne yapıyor? Adamlar gizli gizli yapmıyor. Açıktan oynuyor. Bildiğim kadarıyla Radyo Televizyon Üst Kurulu'ndan da, adı geçen televizyondan da bahsettiğim konunun bantını alıp izleyebilirler. Yapmayın, etmeyin bundan 56 sene önce 6-7 Eylül olayları olmuştu. Tarihimizde bir kara lekedir. Anlı şanlı futbol tarihimizde de Kayseri-Sivas maçı gibi olaylar maalesef vardır. Hem Müslüman, hem Türk olan fanatiklerin neler yapabilecekleri ortada. Biliyorum, bunları yazınca her an başıma talih kuşları konabilir. Başka bir türlü de yazamam. Ben görevimi yapayım.

Pişmanlık mı, pişmaniye mi?

e-Posta Yazdır PDF

İtirafçı mı, iftiracı mı? 

Devlet yanlısı damgasını yemek nedir bilir misiniz?

1981 yılından 1998 yılına kadar Güneydoğu Anadolu'da ve Doğu Anadolu'da dolaşmadığım yer kalmadı. Bir acayip hukuk sistemimiz var. Mahmut Esat Bozkurt'la başlayan ve birçok ülkeye örnek olan hukuk sistemimizi bozmak için ne çok çabalar sarf ettik. Dünyada tanıkları koruma programı adı altında var olan sistemi pişmanlık yasası adıyla hukuk sistemimize soktuk. Bu yasadan yararlananları itirafçı diye tanımlarken adları bir anda iftiracı oldu. Pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenlerse pişmaniyeci. Devlet olgusundan, tanımından yararlanmak isteyenlere bir suçmuş gibi, devlet yanlısı diye tanımladık. Tek bir gün, bugünleri düşünmedik. Yaptıkları yanlışları hal ve etfarıyla dışlayıp, edimlerinin ceremesini çekenlere, örgütüne ihanet eden hainler gözüyle baktık. Teröre karşı, vatandaş olarak direnen, yasa dışı baskılara canları pahasına karşı koyanları devlet yanlısı diye tanımladık. Doktorunu, hemşiresini, öğretmenini, askerini, polisini terörist saldırılardan koruyamayan bizler hiç o yörede yaşayanların konumlarını düşündük mü? Bugün televizyonlarda gazetelerde bir furyadır gidiyor. O şunu demiş, bu bunu demiş. Konuşan karmaşadan insanlarımızı hangi güç koruyacak o meçhul. Sodom ve Gomore, televizyon ekranlarından ahkam kesen allamelere, yazılı basından akıl öğreten üstadlara bir çağrışım yapıyor mu merak ediyorum.

 

Not: Sodom ve Gomore nedir diye merak edenler internete baksın zaten yeterlidir.

İleri demokrasi ve demokrasi rüzgarları bize neler getirdi...

e-Posta Yazdır PDF

 Azınlık vakıflarının mallarını iade ettik. Egede de sivil rüzgar esiyormuş. İleri demokrasi ve medyamız değişik haberler veriyor. Başka yerlerden de aksi haberler geliyor. Azınlık vakıflarının mallarını iade ediyormuşuz. Ne diyeyim, Heybeliada Ruhban Okulu da acele bir ruhban yetiştirmeye başlasaymış. Rum Ortodoks Patriği, Ermeni Ordodoks Patrik Vekili, Haham başının da katıldığı bir iftar sofrası düzenlenmiş. Bilginin yetersizliğinden midir nedir Türkiye Cumhuiyeti'nin Ortodoks Rum vatandaşlarını sayısı nedir? Kimi iki bin diyor, kimi üç bin. Yanlış anımsamıyorsam Rum Ortodoks Patriği baya bir çaba sarf etti, Fener Rum Ortodoks Patrikliğinin dünya ortodokslarının merkezi olması konusunda ve bu çabalarına da devam ediyor. Gerçi Rusya'da iki yüz milyonu bulan bir Rus Ortodoks sayısı var. Yunanistan'da da çoğunluk ortodokslarda. Onlar ilk önce bu işe şiddetle karşı çıktılarsa da ülkemizde pek yankısı olmadı. Bir takım kaynaklardan İstanbul'da bir ekümenik patrikliğin, Vatikan benzeri bir konumda olsa Hristiyanlar için fena mı olur tezi tutulmaya başladı. Trabzon Maçka'da dağların eteğinde bir manastır var, çok meşhur; Sümela Manastırı. Bu manastır nesiyle meşhur olmuş? Azizleriyle, ayalarıyla mı? Hiç biri değil. Pontus çetelerinin lojistik barınma ihtiyaçlarını sağlamasıyla meşhur olmuş. Efendim ruhban okulu açılıp azınlık vatandaşlarımıza din adamı yetiştirmesi lazımmış. Yahu etmeyin eylemeyin, Türkiye'de yetmiş bine yakın Ermeni yurttaşımız var. Onların papaza ihtiyacı yok mu? Madem bu kadar hakkaniyetten yanasınız, şu ana kapısı yüzyıllardır kapalı Fener Patrikhanesinden bahsedeceğinize Ermenilerden bahsedin. Bayramın son günü AKP'nin genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik, “Ege'de sivil rüzgarlar esiyor. Ege orduya artık gerek yok” demiş. Vallahi aferim. Bu arada başka neler dememiş;

Genelkurmay, Savunma Bakanlığı'na bağlansın....

TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi kalksın.

Jandarmanın teşkilat yapısı değişsin.

Profesyonel orduya geçiş yapılsın.

Zorunlu askerlik tartışılsın.

Askerde kötü muamele bitsin.

Muğlalı ismi kışladan silinsin.

Milli Güvenlik dersleri kalksın.

 

Düşünüyorum Savunma Bakanlığı'na bağlanırsa bağlansın ne olacak.

35.madde kalksın buyurmuşlar. Aykırıyı izleyenler hatırlarlar, darbelere son vermek istiyorsanız 35. maddeyi değiştirin “hükümetin istediği kadar korur”deyin demiştik.

Jandarmanın teşkilat yapısını hakaten değiştirelim. Fransada jandarmeri var. İtalya'da muadili karabin var. Bunu göğüsleyecek maddeyi yapanınız varsa harika olur.

Profesyonel orduya geçiş yapılsın. Bu orduyu profesyoneller idare etmiyor mu?

Zorunlu askerlik tartışılsın. Tartışmaya gerek yok. Askerden kaçan kaçana.

Askerde kötü muamele bitsin. Kaldırılmasını istedikleri askeri yargı, askeri ceza kanununu bir incelesinler. Üstün asta kötü muamelesine ne ceza veriliyor. Astın üste tecavüzüne ne ceza veriliyor bir baksınlar. Hele en ilginci Muğlalı ismi kışladan silinsin maddesi. Orgeneral Mustafa Muğlalı bunalımlı bir evrede 33 vatandaşın ölümünden sorumlu tutuldu. Yargılandı, ceza aldı. Hatırlayan bir tek Vanlı olduğu için Hüseyin Çelik. Milli güvenlik dersleri kalksın. Gerçekten ne lüzum var milli güvenliğe? Türkiye'de milli güvenlik diye bir olay mı var? Ülkenin güvenliği konusunda endişeleri olanların bu haksız endişeden dolayı başlarına yıldırımlar yağmıyor mu? En ilginci Ege'de sivil rüzgarlar esiyormuş. Ege ordunun kalkması lazımmış. Ege ordunun kalkması kalkmaması bence o kadar önemli değil. Önemli olan yıllardır TBMM'de bu ülkeyi temsil eden, bakanlık yapmış, şimdi de iktidar partisinin başkan yardımcısının söyledikleri. Ege'de esen sivil rüzgar Türkiye Cumhuriyeti tarafından esiyor. Bir de karşı tarafa bak. Böylesine değerli politikacılarımız varken söyleyecek çok söz var ama söylemeye mecal yok. Siz anlayın gari...

BAYRAM TEBRİĞİ

e-Posta Yazdır PDF

AYKIRIHABER TÜM İZLEYENLERİNİN RAMAZAN BAYRAMINI KUTLAR. 122 ÜLKEYE YARDIM EDEN BİR DEVLETİN TEBAASI OLARAK, HER GÜNÜNÜZÜN BAYRAM OLMASINI DİLER. HAK TEALA'DAN CEMİ CÜMLEMİZE AKIL FİKİR İHSAN ETMESİNİ NİYAZ EDER, ÜLKEMİZİ YÖNETENLERİN BAŞIMIZDAN EKSİK OLMAMASI İÇİN HEPİNİZDEN DUALARINIZI ESİRGEMEMENİZİ CANI YÜREKTEN TEMENNİ EDERİZ.

AYKIRIHABER TÜM İZLEYENLERİNİN RAMAZAN BAYRAMINI KUTLAR. 122 ÜLKEYE YARDIM EDEN BİR DEVLETİN TEBAASI OLARAK, HER GÜNÜNÜZÜN BAYRAM OLMASINI DİLER. HAK TEALA'DAN CEMİ CÜMLEMİZE AKIL FİKİR İHSAN ETMESİNİ NİYAZ EDER, ÜLKEMİZİ YÖNETENLERİN BAŞIMIZDAN EKSİK OLMAMASI İÇİN HEPİNİZDEN DUALARINIZI ESİRGEMEMENİZİ CANI YÜREKTEN TEMENNİ EDERİZ.

Allah hayırlara tebdil etsin,

e-Posta Yazdır PDF

Dün gece tam anlamıyla kan ter içinde uyandım. Vazgeçtim çamaşırdan çarşaf ve yastıklar terden seller sular gibi. O yetmezmiş gibi burnum kanamış. Tere kan da eşlik ediyor. Uyurken rüya görmüştüm. İnsan uyanınca birden rüyasını hatırlayamıyor. Yavaş yavaş kendime gelirken hatırladım; Boğaz köprüsünün başını askerler tutmuş. Gelen geçen rütbeli askerleri durduruyor, soruyorlar, “Harbiyeli misin, özel mi?”

Lanet olsun!

Evde yalnız başımayım. Televizyon, haberler... Derviş Vahdeti diye bir kitap okuyorum. 31 Mart ayaklanması kitapta yer alıyor. Avcı taburları o dönemde Haliç Köprüsü'nü kesmişler rastladıkları subaya “Alaylı mısın, mektepli mi” diye soruyorlar. Mektepli olanları, yani Harbiyelileri ya tutukluyorlar ya da öldürüyorlar. O sırada kolağası rütbesinde bir askeri doktor yakalamışlar. Soruyorlar, “Mektepli misin, alaylı mısın?” Doktor, “Evlatlarım beni tanımadınız mı? Ben sizin doktorunuz değil miyim? Hiç doktorun mekteplisi olur mu? Alaylıyım, alaylıyım.” diyor. Televizyondaki haberleri izlerken istemdışı da olsa Koşaner'in itirafları diye başlayan bir curcunayı izledim. Kafamda hep itiraflar kalmış. El Hak, benim ülkemde kaçakçı, hırsız, yabancı ülkenin ajanları olmadığı için cemii cümle askerlerin peşine takılmış. Koşaner Paşa, gördüğü eksiklikleri, yanlışlıkları, direktiflerini sıralarken dinlemeye takılmış (adına ne dinlemesi dersen de). Beni etkileyen konuşmasıyla ilgili yorumlar ve hep bir ağızdan “itiraflar” diye tanımlanması. Bu ülkenin askerini kumanda eden Genelkurmay Başkanı'nı dinliyorsak, onun değerlendirmelerini itiraf diye tanımlıyorsak, vay geldi başımıza! Doktorum, “İyi ki burnun kanamış” diyorsa, benim gibi ucuz atlatacağınıza inanmıyorum. Yapabileceğim tek bir şey var, “Allah hayırlara tebdil etsin” demek.

Götürürsen yükte hafif, pahada ağırı götür.

e-Posta Yazdır PDF

Ah ah şu atasözleri...

Türkiye'nin altın macerası.

1927 yılında, 1 ABD Doları 68 Türk Kuruşu idi. 3,5 Liraya bir Reşat altını satılıyordu. 14 Mayıs 1950'de Cumhuriyet'in Merkez Bankası'ndaki altın rezervi 70 ton kadardı. 1979'un sonunda iktidara gelen Süleyman Demirel hükümeti, Başbakanlık Müsteşarlığı'na ekonomiden anlar diye Turgut Özal'ı getirdi. 12 Eylül'le gelen cunta da bulunmaz hint kumaşını, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yaptı. Ülkede döviz kıtlığı vardı. Turgut Özal ve Kaya Erdem ihracatı destekleyen çalışmalar yaptı. Neyin ihracatı derseniz, hayali ihracat. Tahıl çuvallarının içinde, bankerler vasıtasıyla toplanan altın gidiyor, gittiği ülkelerde nakte çevriliyor, ihracatçılar da kademeli KDV alıyorlardı. Döviz getiriyoruz, vatan hizmeti diye çalışan ihracatçılar, sonradan altın kaçakçılığından mahkemeye verildi. Aradan zaman geçmiş, olayın bir numaralı sanığı konumundaki kişi başbakan, iki numara da meclis başkanı olmuştu. Ama olsun... Kastelli hapı yutmuş, daha sonra da canına mal olmuştu. Olayın gıyabi tutuklu sanıklarından büyük ihracatçı Nasrullah Ayan, Köln konsolosluğundan dışarı atılırken bağırıyordu, “Ne yaptım? Günahım neydi? Suç ortaklarımdan birisi başbakan, biri meclis başkanı oldu. Üç banka genel müdürü banka sahibi oldu” diye. Neyse konumuz bu değil. Götürürsen yükte hafif pahada ağır şeyi götüreceksin. Bugün Türkiye'de bir takım altın madenleri çalıştırılıyor.

 

Havran-Küçükdere

Sivrihisar-Kaymaz

Bergama-Ovacık

Uşak-Kışladağ

İzmir-Efemçukuru

Artvin-Cerattepe

Gümüşhane-Mastra

 

O yörede yaşayanların hepsi bu madenlerden şikayetçi. Çevre kirliliğinden bahsediliyor. Madenlerle ilgili bir takım devlet görevlileri harekete geçerse tevatüre göre Balyoz oluyormuş, Ergenekon oluyormuş. Yediğin ekmeğin KDV'si belli. Bir çay bir simitle kiffafı nefs ediyorsan onun da KDV'si belli. Ben merak ediyorum, bu madenlerden ne kadar altın çıkartılıyor ve devlet ne kadar vergi alıyor? Aklıma başka bir şey gelmiyor. Götürürsen büyük götür, yükte hafif pahada ağır olsun. Hiç olmazsa mabadını kurtarırsın. Sana yol verecek, himaye edecek birileri de çıkar.

Sayfa 12 / 49