You are here: Kültür - Sanat Uygarlığın gelişmesinde sanat mı önemlidir, bilim mi?

Uygarlığın gelişmesinde sanat mı önemlidir, bilim mi?

e-Posta Yazdır PDF

UYGARLIĞIN GELİŞMESİNDE SANAT MI ÖNEMLİDİR, BİLİM Mİ?

Mehmet Erduğan

Bu sunumu hazırlamak için yaptığım araştırmalar bana, günümüzde uygarlığı, bilginin internetten çağrılması olduğunu, uygarlığın salt bilim ve teknolojiden geçtiğini düşünenlerin sayısının oldukça fazla olduğunu gösterdi.

Genel olarak insanlar sanata ve sanat eserine, bir meşguliyet vesilesi; ya izleyicinin dikkatini çekerek şaşırtan bir olgu, ya zaman anlamında bir süre uğraşılacak-uğraştıracak bir üst eylem ya da insani duyguların olgunlaşmasına yol açacak bir girişim ve bu anlamda da sanatçı ile izleyicinin toplum ve çevre hakkındaki görüşlerini yansıtan bir olgular bütünü olarak bakmaktadır.

Bilimin ise ne olduğuna ilişkin olarak genel bir uzlaşım olmasa da insanoğlunun dış dünyayı nesnel bir biçimde, deney ve gözleme dayanarak anlama ve açıklama çabası olarak düşünüldüğünü söyleyebilirim. Öyleyse, basit olarak sistematize edilmiş bilgi türüne bilim diyebiliriz.

Şimdi, münazaramıza konu olan “Uygarlığın gelişmesinde sanat mı önemlidir, bilim mi?” başlığından yola çıkarak öncelikle her ikisinin de ortak noktasının “insanlık” olduğunu bilmeliyiz. Neticede yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan bilgiler insanlığın aydınlanması, geliştirilen teknolojik aletler hayatı kolaylaştırmak içindir. Ve bunlar zincir gibi birbirine bağlıdır.

Bilim ve Sanat her ne kadar birbiriyle bağlantılı olsa da; uygarlığın gelişiminde Sanat’ın her daim bir adım önde olduğu kanaatindeyim. Bu tezimi doğrulamak için önce biraz bilim ve sanat’ın tarihine dönelim:

Bir duygunun, düşüncenin, doğal güzelliğin, yaratıcılık katılarak anlatılmasına sanat denir. Örneğin; mimarlık, heykel, müzik, sinema, tiyatro, roman, öykü v.b. çeşitli sanat dallarıdır.

İlk çağlarda insanların mağara duvarlarına yapmış oldukları resimler de ilk sanat ürünü olan eserlerdir. Çin, Hindistan, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’da kurulan uygarlıklar, tüm insanlık tarihi üzerinde etkili olan yeni uygarlıkların ortaya çıkışını hızlandırdı. İnsanlığın sanat mirasının temellerini bu eski uygarlıklar oluşturmuştur. Ayrıca, Amerika kıtasındaki İnka ve Aztek uygarlıklarının varlıkları da bilinmektedir. Bugün yurdumuzda örneklerini gördüğümüz bazı sanat eserleri, yüzyıllarca süren çabalar sonucu oluşturulmuştur. Farklı kültürlerin sanat alanında ortaya koyduğu bütün eserler, insanlığın sanat mirasını oluşturmaktadır.

İlk insanlar, başlangıçta çevrelerindeki olaylardan etkilenir ve bunlara bir anlam veremezken zamanla düşünmeye; doğayı gözlemlemeye başlamıştır. Çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışmak, olaylar arasında ilişki kurmak, insan düşüncesini geliştirmiştir. İnsanlar, duygu ve düşüncelerini önceleri el, kol hareketleri, sesler ve yüz ifadeleriyle anlatmışlardır. Böylelikle “dil” oluşmuş ve zamanla sözlü ifadeler yerini “yazı”ya bırakmıştır.

İlk Çağ’ın dünyaca ünlü başlıca düşünürleri; Konfüçyüs, Buda, Tales, Heraklit, Sokrat, Eflatun ve Aristo’dur. Orta Çağ’da ise Avrupa karanlık bir dönem geçirirken, İslam dünyasında bilim ve düşünce anlamında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Biruni, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd, Harezmi, Cabir, imam Gazali, Uluğ Bey, Nasreddin Tusi gibi bir çok bilim adamı ve düşünür çağa ışık tutmuştur.

15. ve 16. Yüzyıllarda Avrupa’da başlayan Rönesans ve Reform hareketleri insan düşüncesine yeni boyutlar kazandırmıştır. 17. ve 18. Yüzyıllarda Hümanizm fikri ön plana çıkmış, 1789 Fransız İhtilali’nin özgürlük, eşitlik hareketleri ise tüm insanlığı etkilemiştir. J.J. Ruso, Makyavel, Volter ve Monteskiyö fikirleriyle bu hareketlere hız kazandırmışlardır.

Şiir, öykü, roman, tiyatro oyunları vb. ürünleri ile olayların, düşüncelerin, duyguların ve hayallerin yazı dili aracılığıyla şekillendirildiği edebiyat ise sanat içerisindeki önemini koruyarak yine geçmişten günümüze dek uzanmıştır. İlk edebiyat ürünleri Gılgamış Destanı, Oğuz Kağan Destanı, İlyada ve Odesa gibi destanlardır.

Evreni ve evrende olan olayları konu edinen, deney ve gözleme dayanan, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak yasalara ulaşmaya çalışan, sistemli bilgiler topluluğuna bilim demiştik. İlk Çağ’da Babilliler, bilimsel çalışmaların ilk örneklerini vermişlerdir. Matematik ve astronomiyle uğraşmışlardır. Daha sonra bu bilgiler, tüm dünyaya yayılmıştır. İlk Çağ’ın ünlü matematikçisi Arşimet’tir. Yeni Çağ’da ise Paskal, Dekart (matematik), Kopernik, Kepler, Galile (astronomi), Nevton (yer çekimi) ünlü bilim adamları olarak adlarından söz ettirmişlerdir. Tabi, İslam dünyasında da daha önce isimlerini verdiğimiz, Biruni, Harezmi, Cabir, İbni Sina, Farabi gibi pek çok alimden de burada bahsetmek gerekir.

Tarih boyunca, nesillerden nesillere aktarılan bir kültür mirası vardır. Bu miras içinde edebiyattan, sanata, bilimden müziğe dek her şey bulunur. Tüm bunlar ortak bir mirası oluşturur. Bize düşen görev; uygarlığın ilerlemesi ve çağdaş bir dünya görüşüne sahip, çevresine uyumlu, ama gerektiğinde sorgulayabilen, dengeli, yaratıcı, özgüveni gelişmiş, sanatı yaşantısına katan, yaşadığı çevreyi güzelleştirme sorumluluğu duyan, görgü kurallarını bilen, estetik duyarlılığa sahip ve dünya sanat tarihine dair birikimleri olan, ulusun ve insanlığın sanat değerlerini koruyan aydın bireylerin gelişmesi için bu mirası gelecek nesile aktarmaktır.

Özgür düşünebilen ve farklı alanların dokusunu ve kültürel birikimini teneffüs etmiş toplumlar geleceğini daha iyi şekillendirmektedir. Tarih öncesi insan aktiviteleri ve bilime olan katkılarından sonra çağımıza damgasını vuran olayların ağırlıklı olarak işlendiği Rönesans dönemini takiben Orta ve Batı Avrupa’da meydana gelen bilimsel gelişmeler ardışık olarak incelendiğinde ilk çağlardan başlayarak günümüze kadar uzanan gelişmelerin sanat, edebiyat, felsefe, hipotez, teori, metot, tahmin veya beklentilerinin üzerinedir ki, bunlar bilimin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Örneğin;

Bilgisayar fikrinin babası olarak bilinen Alan Turing, Cambridge Üniversitesi’nde öğrenci iken Matematikçi ve Felsefeci Bertnard Russell ve Whitahead’ın Principial Matamatica ve diğer eserlerini okuyarak geliştiği bilinmektedir. Russell mantığı matematiğin sağlam temeli olarak düşünür.

CBT dergisi 832. sayısında DNA çift sarmalını keşfeden James Watson ile Newsweek dergisinin yaptığı mülakatı işlemiştir. “Sizi genleri incelemeye iten neydi?” sorusuna James Watson; “Schrödinger’in – Yaşam Nedir? adlı kitabını okuyordum. Yaşamın özünün genlerdeki bilgilerde kayıtlı olduğu yazılıydı. Bu molekülün genetik bilgi taşıyabileceğini ilk kez o zaman düşündüm” cevabını veriyor. Bilgin okuduğu bir kaynaktan etkilenerek bugün dünyanın en büyük projesi olan genom projesini başlatmıştır.

Ve yine Amerikalı bilim adamları Afrika’da susuzluğu ve açlığı gidermede kullanılan bitkiden yararlanılarak Viagranın karnı tok tutan ve kilo aldırmayan hap yaptığı bilinmektedir. Görüleceği üzere esasında evrenin kendisi bir sanattır. Bilim, evrende olmayan bir şeyi bulmuş değildir, ancak sanat görülmeyeni de bilinmeyeni de duygularıyla keşfeder.

Tarih bilimsel buluşların, bilimsel üretimlerin örnekleriyle doludur. Elbette tek tek bilimsel buluşları tanımak önemlidir. Ama bilgi ve bilimin; bunu oluşturan düşünce ve gelişimlerin neler olduğunu bilmeden bunların kendi başlarına çok büyük bir anlamları yoktur. Bilimlerin geçmişten günümüze geçirdiği ve bunların toplumsal yansımaya olan evrimlerini bilim felsefesi mantığıyla işlendiğinde daha anlamlı olmaktadır. Bilim bir “bilinç”e hizmet etmiyorsa, pozitivizmin bir egemenlik aracına dönüşmesi gibi, kuru bir bilgi yığınına dönüşür. Bugün birçok bilim adamı kendi alanının tarihini bilmediği gibi aynı şekilde ne yaptığını ve nasıl yaptığını da bilememektedir.

Bütün dünyada bilim adamlığı en zor ulaşılan mesleklerden biri olurken bizde en kolay ulaşılan bir meslek olmuştur. Dünya ölçeğinde bilim adamı mutlaka bir felsefesi olan ve bir konuya parmak basmış olması etik açısından bir zorunluluktur. Bilim adamı adaylarının sanat, felsefe ve metod bilmesi zorunludur. Bizde halen tümevarım ve tümdengelimin ne olduğunu bilmeyen çok sayıda araştırıcı bulunmaktadır.

Bilim aynı zamanda bir diyalektik düşünce (çelişki) bilinci sağlamalıdır. Diyalektik düşünce çelişik düşünceleri karşılaştıran ve bu karşılaştırmalar sonucunda bir doğruya varan düşünce sistemidir. Diyalektik düşünce, evrenin sürekli bir hareket ve değişim, içinde daima bir şeylerin yok olduğu sürekli bir yenileme ve gelişme süreci olduğunu kabul etmektir. Milattan 500 yıl önce yaşamış Akdenizli Herakleitos diyalektik bakış açısını meşhur örneği ile açıklamaktadır ve bunu “aynı nehirde iki defa girip yıkanmak olanaksızdır” diyerek tanımlamaktadır.

Batı üniversitelerinin bugün önemle üzerinde durdukları yeni eğitim programlarında uyguladıkları Sokrates ve Erasmus programları bilişim sürecinde sanat-edebiyat-felsefe’nin önemini bir kez daha göstermektedir. Eğitim tarihinde Hollandalı hümanist Desiderius Erasmus, eğitim dilinin Latince olduğu dönemin Avrupa Üniversitelerinde hümanizmi öğretmiştir. Çıplak ayaklı Sokrat gezerek, görerek uygulamalı düşündürmeyi ve tartışmayı yaşamı boyunca Atina sokaklarında sürdürmüştür. Platon “geometri bilmeyen üniversite kapısından içeri giremez” diyerek akademik verilere dayalı çalışmaları, Aristoteles mantık ve uygarlığın gelişimi uğrundaki meşakatli uğraşları günümüz Avrupa’sında yeniden eğitimin gündemine taşımaktadır. Bu yolla gençliğin farklı üniversitelerin birikiminden yararlanması, arkadaşlık etmesi ve beyinsel zenginliklerinin arttırılması istenmektedir. Her şeyden önemlisi de “yaşamı bütüncül olarak kavrama ve sorgulama gücü” kazandırılmaya uğraşılmıştır.

Tüm bu örneklerden anlaşılacağı üzere, sanatın evveliyatında insan varlığı esas olduğu kadar; sonuçlanmış bir ürün olarak sanatla muhatap oluş sürecinde yine düşünme, kavrama ve güzel duyguya sahip bir başlatıcı ve sonlandırıcı olarak insan durmaktadır.

Bilim Çağı olarak adlandırılan 21.yy. bilişim düzeyinin artışı insanlığın aydınlanmasına büyük katkı yapacağı muhakkaktır. Ancak bu hedefe ulaşmak, sanat ve bilim tarihinde var olan örneklerden de göreceğiniz üzere bilim ve teknolojinin sanatla kaynaşması ile mümkün olabilecektir. Sanatı yanına almayan bilim ise ancak silah üretir, bireyleri birbirine yabancılaştırır, toplumu üretken bir statüden tüketen ve asosyal bir statüye sokar veya dünyanın sonunu getirir.

Ülkemizde sanatçı diye topluma dayatılan popüler eğlendiricilerin, mafya babalarına övgüler düzen dizilerimizin, sanatı programlarına almayan siyasilerimizin, argo ve bozuk Türkçeleriyle ortalıkta cirit atan spikerlerin, filmlerin, yayınların kol gezdiği bir ortam ile “sanat” kavramını dejenere eden, bir zamanlar liselerde felsefe dersini müfredattan kaldırıp bu tür derslere pek sıcak bakmayan, yıllardır sürdürülen “sanat”a ve “düşünce”ye düşmanlığın bir sonucu olarak kısır döngü halinde yıkıcı faaliyetler, güvenlik kaygıları, anti hümanist bir sistem bilimsel teknolojinin bir tercihi haline dönüştürülmüştür. Tabii ki bu bilinçli bir tercih sorunudur ve bu tercihin karanlık sonuçları bugün hepimizin malumudur. Mesela;

  • Günümüzde “gelişmekte olan” ülkelerde her 10 çocuktan biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Her 1 dakikada 5 yaşın altında 12 çocuk açlıktan hayatını kaybediyor. Bu oran son 50 yılda %28 arttı. Asya’da yaşayan 1 milyar 270 milyon çocuğun yaklaşık yarısı yoksulluk içinde. Her gün 30 bin çocuk önlenebilir hastalıktan ölüyor.

  • 800 milyon insan yeterli beslenemiyor ve 2 milyar insan içecek temiz su bulamıyor.

  • Dünyadaki insanların yarısı günde 2 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışırken silahlanmaya saatte 100 milyon dolar harcanıyor.

  • Askeri harcamalara sadece 18 dakika “dur” denilse dünyada susuzluk çeken 2 milyar insana temiz içme suyu sağlanabilir. Bir nükleer deniz altının maliyeti ise 48 milyon insanın temiz su içmesine bedel. Tek bir uçak gemisine harcanan para ile 400 bin insan bir yıl boyunca sağlıklı beslenebilir.

  • Kirli su nedeniyle her 15 saniyede bir çocuk dizanteri, tifo, kolera gibi hastalıklardan ölüyor.

  • Gelişmiş” bir devlet askeri harcamalarını 10 haftalığına keserse dünyadaki açlık sona erdirilebilir.

  • Herkese ekmek değil ama kişi başına 1,8 ton patlayıcı düşüyor. Bilinen 70 bin ton kimyasal silah depolarda bekliyor.

  • %70’i sivil 60 milyon ölü, nükleer sakatlıklar ve radyoaktif çöp dağları bırakan 2.Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda çeşitli yerlerde 150’nin üzerinde savaş çıktı. %90’ı sivil her yıl 650 bin kişi savaşlarda ölüyor. Son 10 yılda yapılan savaşlarda 2 milyondan fazla çocuk öldü, 5 milyonu sakat kaldı. 40 milyonu çocuk 550 milyon insan göç etmek zorunda kaldı.

  • 100 ülkede 245 milyon kara mayını saklanıyor. Yarısı çocuk yılda 20 bin kişi mayın patlamalarıyla hayatını kaybediyor.

  • Çernobil nükleer santralindeki patlama Hiroşima ve Nagazaki’ye “barış adına” atılan atom bombalarının 700 katı radyasyon yaydı.

  • Uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelir, 700 milyar dolar civarında yani dünya ekonomisinin toplamının dörtte üçü kadar.

  • Her 2 çocuktan biri şiddete maruz kalıyor. Yılda 2,5 milyon çocuk kaçırılıyor. 1,5 milyon çocuk fuhuş pazarına sürülüyor.

  • Zimbabwe’de her 15 dakikada bir çocuk AIDS’ten ölüyor.

  • Her üç dakikada bir işçi iş kazaları ya da meslek hastalıkları yüzünden hayatını kaybediyor.

  • Dünyada her yıl trafik kazarlında 1 milyon civarında insan ölüyor, 50 milyon insan yaralanıyor, 3 milyon insan sakat kalıyor.

Uygarlık farklı medeniyetler arasında köprü kurmak ve insanı mutlu etmek için varsa bilim günümüzde bu mutluluğun neresindedir? 21.yy. Bilim Çağı’nda dünyamız uygarlığın neresindedir? Daha çok insanı öldürmek için yapılan silahlarda mı? Genetik kopyalamada mı? Önce varlığıyla insanları kanser yapan sonra da deneylere maruz bırakan teknolojik acımasızlıkta mı? Siz her gün insan vücudunda delikler açan bir operatör doktorun uygar olduğunu yaptığı ameliyatlardan mı anlarsınız, yoksa size şefkatle bakmasından, güven vermesinden, sizi incitmeden uygun bir dille konuşmasından mı?

Bizi hangisi uygarlaştıracak?

Mutluluk, acı, hüzün, güven, zarafet, değer bilme, anlamaya çalışma gibi insanı insan yapan duyguların aktarıldığı sanat mı, yoksa bilimin duygudan uzak, somut hırçınlığı mı?

Sanat, 3. bir gözle nasıl bakılabileceğini öğretir, bizleri sıradan kılmaz, algılarımızı geliştirir ve en önemlisi de yaratıcılık yetilerimizin keşfine sürükleyen eğlenceli bir serüvene çıkarır ve bu düş hayat boyu sürer.

Bugün Türkiye’de 9.Beş Yıllık Kalkınma Planı (2007-2013) uygulanıyor. Bildiğiniz üzere azgelişmiş bir toplumda, iktisadi ve sosyo-kültürel yapının değiştirilmesi ve yenileştirilmesi anlamına gelmektedir bu. Toplumun sürekli devinimiyle değişen kültürel kimliklerimize eminim daha da uyum sağlayacağız. Bu kültürel temsil, kültürel entegrasyon, kültürel katılım kısacası kültür politikalarındaki çalışmalar bizleri daha da özgürleştirip, daha uygar bir noktaya taşıyacaktır. Bu uygarlaşma ve kalkınma planının da bir parçası olan ve ülkemizde gergin geçen demokratik açılım süreci için bu zamana kadar öngörüsüz ve hesapsız uygulanan kararlar, hedeften sapmaya neden olmuştur. Bunun farkına geç varan ve tarihte kalabilmenin, uygar bir toplumda yaşayabilme koşulunun sanat olduğu önemini geç anlayan Başbakan Erdoğan, bu uygarlaşma sürecini sanat ve sanatçıların desteğiyle aşabilmek için 20.02.2010 tarihinde bir kahvaltı düzenlemiştir. Bu buluşmada; “siz değerli sanat insanlarının ülkemizin ve milletimizin her türlü sorununun, sıkıntısının yüreğinizin derinliklerinde hissettiğinize şüphem yok. Nitekim gönül pınarınızdan çağlayan nağmeler, esintiler, şarkı olarak, türkü olarak, farklı farklı sanat normlarında en güzel şekilde tezahür ediyor. Bugün burada bulunan siz değerli sanatçılarımız, ürettiğiniz son derece kıymetli eserlerle zaten duygularınızı tarihe kayıt düşürecek şekilde ortaya koydunuz, koymaya devam ediyorsunuz. Söz uçar, yazı kalır derler. Ama bu topraklarda söz, sezgiyle ve duyguyla kaynaştığı zaman bin yılların ötesine ulaşacak bir kudrete kavuşur” diye konuştu.

Sözlerimi Atatürk’ün bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve hastalıklı bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur”.

Kaynaklar

E.H.Gombrich; Sanatın Öyküsü

Çukurova Üniversitesi Öğrt Gör. Prof. Dr. İbrahim Ortaş; Bilim, Bilim İnsanı ve Bilimsel Etik

Fırat Üniversitesi Öğrt. Gör. Dr. Tamer Kavuran; Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 2003/2

Yıldız Teknik Ünivesritesi Öğrt Gör. Tülay Çellek; Sanat ve Bilim Eğitiminde Yaratıcılık

Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt. Gör. Zekeriya Malkoç; Edebiyatla Düşünce, Sosyal ve Siyasi Hayatın İlişkisi

Fethi Süvari; Günlük Gazetesi

Bilim ve Sanat Vakfı; www.bisav.org.tr

Bilimsel Forum; www.bilimselforum.com

Türkiye Bilim Sitesi; www.genbilim.com

Sanat-Edebiyat; www.edebiyatsanat.com

Pollemik-Anket Sitesi; www.pollemik.com

Bi Soru Sor-Anket Sitesi; www.bisorusor.com

Eğit Biray; www.egitbiray.com

Vikipedi Özgür Ansiklopedi; www.tr.wikipedia.org

Medya Faresi; www.medyafaresi.com

Oda TV; www.odatv.com

Yorum gönderebilmek için sitemize üye olmanız gerekmektedir.